“Devlet organları içinde en ziyade hürriyetini muhafaza etmeye, tesirat-ı hariciyeden en ziyade bitarafâne, hissiyatsız bakmakla mükellef olan elbette mahkemelerdir. Adliye memurları, hissiyattan ve tesirat-ı hariciyeden bütün âzâde ve serbest olmazsa, sureten adalet içinde müthiş günahlara girmek ihtimali var. Hâkim ve mahkeme tarafgirlik şaibesinden müberra ve gayet bitarafâne kalması, adalet şartıdır.” (Tarihçe-i Hayat s. 216) demek suretiyle, adalet kurumlarının ana umdelerini belirten Bediüzzaman, “Müsavatsız adalet, adalet değildir.” demekle, eşitlik prensibinin, İslâm adalet mekanizmasının en önemli unsurlarından biri olduğunu ve halifelerin hukuk önünde, Hıristiyan ve Yahudilerle bile eşit muamele gördüğünü ifade ederek, eşitlik kaidesinin, İslâm adalet sisteminde olmazsa olmaz bir şart olduğunu tespit etmektedir.

Bir başka husus; “Hakiki adaletin ve tesirli cezanın, ancak Allah namına ve din adına uygulandığı zaman netice vereceğini, aksi takdirde abdestsiz kıblesiz namaz kılmaya benzeyeceğini ve tesiri olmayacağını şu beyanlarıyla izah etmektedir: “İman, kalpte, kafada daimi bir manevi yasakçı bıraktığından fena meyelanlar (meyil ve istekler) histen, nefisten çıktıkça “yasaktır.”der, tardeder, kaçırır.” (Hutbe-i Şamiye s. 82)

“Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat (meyiller), ruhun ihtisasatından ve ihtiyacından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise, yapar, şer ise, kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlup etmez. Elhasıl: Had ve ceza, emr-i İlâhi ve adalet-i Rabbani namına icra edildiği vakit hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeler müteessir olur, alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki,elli senede bir ceza, sizin her gün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız yalnız vehmi müteessir eder. Çünkü, biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaatı hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut, insanlar bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer, aleyhinde tebeyyün etse, hükümet de onu hapsetmek ihtimali, hatırına geliyor. O vakit, yalnız kuvve-i vâhimesi cüz’i bir tessür hisseder. Halbuki, nefis ve hissinden çıkan- hususan ihtiyacı da varsa kuvvetli bir meyelan galebe eder.- Daha fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhi ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakiki adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah’ın emri namına olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.” (Hutbe-i Şamiye s.82)

Evet, İslâm dininde adalet unsuru, en temel ve vazgeçilmez dört ana esastan biridir. Ve Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki kanunları, daima gençliğini ve tazeliğini koruyor. İnsanların yaptığı kanunlar gibi bir zaman sonra ihtiyarlamak durumunda kalmıyor. Bu hakikati, her mümin böyle bilmelidir.

asyanur.info  samicebeci.net  (YouTube-Sami Cebeci videoları)