Siyaset

DEVLET YÖNETİMİ VE ŞERİAT

31 Mart 1909 ayaklanmasında “Şeriat isteriz!”diyerek, dâhilde âsâyiş ve emniyeti ihlâl edenlere iştirak etmeyen, hatta tesirli konuşmalarıyla isyan etmiş sekiz avcı taburunu isyandan vazgeçiren Bediüzzaman, divan-ı harbe verilir. Askeri hâkim Bediüzzaman’a “Sen de şeriat istemişsin!”diyerek öfkeyle  hitap eder. Bu esnada, şeriat isteriz diyen on beş kadar âlimin, darağacında asıldığı mahkeme penceresinden görülmektedir. Bu tabloya rağmen Bediüzzaman daha hiddetli bir ifadeyle Hurşit Paşaya mukabele eder. “Şeriatın bir meselesine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet, adalet-i mahz (adaletin ta kendisi) ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.” der.(Divan-ı Harb-i Örfî)

İslâm hukukunun bütününe bir ünvan olan şeriatın istenmesinde ve taraftar olmaktaki tespitlerde ve şeriat isteriz diyenlerle, Bediüzzaman’ın istemesi arasında derin bir farklılık olduğu anlaşılıyor. İslâm’ın ta kendisi olan şeriata, hiç bir Müslüman karşı olamaz. Olsa, dinden çıkmasına sebep olur. Cehalet ve yanlış bilgi olsa, mutlaka düzeltilmesi gerekir.

İslâm ülkelerinde olduğu gibi, memleketimizde de İslâm’ın hâkimiyet ve tatbikatını isteyenler vardır. Ancak, şeriatın yüzde doksan dokuzu ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete dairdir ve her bir Müslümanın yaşamasıyla ilgilidir. Yüzde biri siyasete taallûk eder. İşte bu yüzde birlik mesele için, fertlerin ve cemiyetin ıslahını bırakıp, siyasi yollarla devlet mefhumuyla uğraşmak ve galebe etmeye çalışmak beyhude bir çabadır. “Neye layık iseniz, öylece idare olursunuz.” hadis-i şerifi, bu hususta bize ışık tutmaktadır.

Evet iki türlü çalışma vardır. Yeni tabirle biri dikey, diğeri yatay çalışmadır. Dikey çalışma; milletin yarım yamalak inancından yararlanarak ve dînî mukaddesleri siyasetine âlet ederek idareye talip olmaktır. Bu tarzla galebe çalınsa ve muvaffak olunsa bile, istibdat ve baskıyı netice verir. Kâfiri münafık eder. Halbuki bu netice, İslâmiyet adına bir mağlûbiyettir. En son ve en köklü çözüm ve çâre sistemini nazardan düşürmektir ve İslâm dinine bir nevi cinayettir.

İkincisi yatay çalışmadır. Milleti irşat ve tenvir eksenine oturmuştur. Devlet mefhumuyla meşgul olmamaktır. Uzun vadeli ve kalıcıdır. Din ve vicdan hürriyeti içinde, kâfiri münafık etmeden, baskı ve dayatma olmaksızın, iknaya dayalı bir iman hizmetidir. Bu hizmet metodu, zamanla bürokrasiyi ve milletin bütün katmanlarını yüzde altmış veya yetmiş oranında tam dindarlığa ulaştıracaktır. O zaman zaten işler kendiliğinden düzelir. Yapılan hizmet, tamamen iman kurtarmaya veya taklit mertebesindeki imanları tahkik mertebesine yükseltmeye dönük bir çalışmadır. İşte bu, Bediüzzaman’ın Kur’an’a dayalı bir hizmet modelidir.

Böyle bir çalışma için, din adına bir parti kurmaya ihtiyaç yoktur. Zira, devlet yönetimine talip olmak gibi bir hedef gözetilmemektedir. Öyle ise, bu hizmet modeline kuvvet vermeli ve bu yatay çalışmayı esas almalıdır. En emniyetli ve selâmetli yol bu tarzdır. İki metot arasındaki farkı fark etmek, bu ülke insanları için elbette bir şanstır.

asyanur.info         samicebeci.net

 

Yorum Yap