İman cihetinde olduğu gibi, içtimai ve siyasi alanda da vazifeli olan Bediüüzzaman Hazretleri, “Üçüncü Said” olarak tanımladığı 1950-1960 yılları arasında yazdığı Emirdağ Lâhikalarıyla, millete rehberlik vazifesini sürdürdü.
Vasiyetnamesi hükmünde olan ve dahildeki cihad ile hariçteki cihad arasındaki farkı izah eden, talebelerine müspet hareketi emreden ve istibdad-ı mutlakı temsil eden zihniyete karşı, hürriyetçi demokratlara taraftar olmayı İslâmiyet, Kur’an ve bu vatan hesabına bir vazife olarak gösteren son mektubuna kadar yaptığı telkinler hep bu vazifenin gereğiydi. İmanî ve içtimaî olan bütün eserleri bir bütünün parçalarıydı. Bunların arasında bir ayırım yapılamazdı. Her bir eserin kendi makamında tartışmasız üstünlüğü vardı.
Bahsi geçen hakikati Bediüzzaman şöyle izah ediyordu: “Ben hangisini okusam ‘En birinci budur.’ derdim. Ötekine bakardım ‘Bu birincidir.’ derdim. Daha öbürüne baktıkça, hayret ederek kat’i kanaatim geldi ki, Risaletü’n- Nur’un kitapları birbirine tercih edilmez. Her birinin kendi makamında riyaseti var ve bu zamanı tenvir eden bir mu’cize-i maneviye-i Kur’an’iyedir.” (Kastamonu Lâhikası s. 25)
Bediüzzaman’ın bu tespitine göre, Nur Risaleleri arasında tefrik ve ayırım yapılmaz ve yapılmamalıdır. Elbette tevhid noktasında bir şaheser olan Ayetü’l-Kübra kitabının yerini Münâzarât tutmadığı gibi, Hutbe-i Şâmiye’nin yerini de Haşir Risalesi dolduramaz. Sözler eseri ile Emirdağ Lâhikası da bir tutulamaz. Her birinin kendi makamında bir üstünlüğü ve riyaseti vardır.
Risale-i Nur Külliyatı çağımızın en mükemmel ve en son Kur’an tefsiridir. Kıyamete kadar âlem-i İslâm’a ve insanlığa rehberlik vazifesini devam ettirecektir. Bu gün itibariyle yetmişe yakın farklı dünya diline tercüme edilen Nur Risaleleri, bundan sonra da nice insanların hidayetine vesile olacaktır, inşaallah. “Lillahilhamd, Risaletü’n-Nur bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’aniye olduğunu çok tecrübeler ve vakıalar ile körlere de göstermiş.” diyen Bediüzzaman, hiç bir zaman böyle eserleri telif ettiği halde, onlarla kendi adına iftihar etmemiş, bütün şeref ve kıymeti Kur’an’a ve Nur Talebelerinin şahs-ı manevisine havale etmiştir. “Ona ait medh- ü senanız tam yerindedir. Fakat bana verdiğinizden binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız pek büyük bir nimete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirak ve sa’y-ü gayretiyle mazhariyetim noktasında, Risale-i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim.” (Kastamonu Lâhikası s. 19)
Bahsi geçen hakikatler muvacehesinde, Risale-i Nur’dan hakkıyla ders alan Nur’un hakiki ve sâdık talebeleri, Risale-i Nur Külliyatını bir bütün olarak görür, eserler arasında ayırım yapmaz. Hâlin icabına uygun olarak ortak zeminlerde her kitaptan ders yaparlar.Umumi derslerde imanî derslerin arkasından içtimai dersler yaparken, günlük meselelere isimlendirme yaparak girmezler. Belli bir alt yapısı olan kardeşlerle ihtisas dersleri yaparken de, her türlü detayı müzakere ederler. Çünkü, Risale-i Nur Külliyatı hayata tatbik edilmek için telif edilmiş kudsî hakikatlerdir.
asyanur.info samicebeci.net (YouTube-Sami Cebeci videoları)

