Türkiye’de muhtelif zamanlarda çok yıkıcı depremler oldu. Nice insanların ölmesine ve mal kayıplarına sebebiyet verdi. Binlerce hikmetler, maksat ve gayeler ile vazifeli olarak Allah’ın kudretiyle gerçekleşen ve insanların hem dünya ve hem de âhiret hayatlarıyla ilgili olarak meydana getirilen, özellikle Marmara depremi üzerinde çok yorumlar yapıldı. Herkes kendi inanç veya inançsızlık penceresinden bakarak hadiseyi izaha çalıştı.

Bu vesileyle maddeci ve felsefeci bir eğitim tezgâhından geçirilen nesillerin, iman ve inanç açısından nasıl dehşetli bir tahribe mâruz bırakıldıkları da kendiliğinden ortaya çıktı. Bin yıldır İslâm diniyle et ve tırnak gibi kaynaşmış asil ve necip bir milletin, din ve diyanetle ilgili bütün bağlarının koparılıp atılması ve Batılı bir toplum haline dönüştürülmesinin temelleri, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte atıldı ve o günlerden bu yana aynı zihniyetin mirasçıları tarafından hâlâ devam ettirilmeye çalışılıyor.

Bu düşüncenin altında yatan gerekçe ise, güya İslâm dini bizi geri bırakıyor. “Hristiyanlar nasıl dinlerini terk ettikten veya dini dünya işlerinden ayırdıktan sonra ilerledi ve sanayi toplumu haline geldilerse, biz de kendi dinimizden sıyrılarak, muasır milletler seviyesine ancak gelebiliriz.” diye, yanlış bir mukayese ile bataklığa düştüler. Hey gidi gerçeklere kör olan gözler ve hakikate sağır olan kulaklar!

Halbuki, İslâm dini mensuplarını geri bırakan bir din değil, tam tersine prensipleri hayata tatbik edildiği takdirde, maddi ve manevi yücelten ve ilerleten bir dindir ve doğru yazan tarih buna şahittir. Lâikçi bir eğitim yapısıyla verilen eğitim müfredatı zihinleri öylesine esir almış ve kelepçelemiş ki, küçük bir kıyameti andıran depremler bile, bunları düştükleri kalın gaflet ve dalâlet uykusundan uyandırmaya yetmiyor.

Merkez üssü Türkiye olan on iki şiddetindeki Süfyanizm denilen manevi bir depremle, beyinleri sarsılan ve imanları harabeye dönen, dünya ve âhiret saadetleri enkaz altında kalan böyle insanları ayıltmak ve hidayet tarafına çağırmak, şuurlu her bir müminin vazifesi olmalıdır.

Çok büyük bir deprem olayından sonra, yüksek rütbeli bir zatın bir gazeteye verdiği beyanatındaki sözleri ne kadar ibret vericidir! Eşi ve üç çocuğunu kaybeden bu zat “Bir baba olarak, bir sabah onları Avustralya’ya gönderdim. Bir daha da dönmeyecekler diye kendimi teselli ediyorum.” Zavallı insancık! Bu şekilde yapılan teselli konuşmasına karşı, röportajı yapan kişi de “Böyle kendimizi teselli etmezsek, binlerce insanın ayrılığına nasıl tahammül edilebilir?” diyerek, onu tasdik ediyordu. (Devamı yarın)

asyanur.info  samicebeci.net  (YouTube-Sami Cebeci videoları) (YouTube-Sami Cebeci ile her akşam canlı Risale-i Nur dersleri)