Hatıralar

İLGİNÇ BİR HÂTIRA

Kendi şahsını nokta-i istinad etmekten uzak tutan ve meydana gelen şahs-ı maneviyi nazara veren Bediüzzaman’ın bu tercihi yepyeni bir tarzdı. Geçmiş asırlardaki büyük zatların tarzına hiç benzemiyordu. O zatların şahısları ehl-i imana merci oluyordu. Bediüzzaman’ın mesleği çok farklıydı.

Ancak asırlar boyu sürüp gelen bir gelenek ve alışkanlığı birden bire kaldırmak mümkün değildi. Bir şeyhe bağlanmak ve ondan medet ve himmet bekleyerek, onu dayanak noktası kabul etmekten vazgeçirmek kolay değildi.

Hatta, Van’daki talebelerinden Molla Resül bile bu tarzı anlayamamış ve sormuştu: “Seyda! Bizim buralarda bir söz vardır.’Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.’derler. Biz ise, seni üstat bildik, bir şeyhe bağlanmadık.Sana da bakıyoruz, ne yaptığın belli değil.” Bu soruya sükunetle cevap veren Bediüzzaman: “Kardaşım! Ben Sünnet-i Peygamberî içinde bir daire açtım. Siz sadâkatla  o daire içinde kalın ve gereğini yapın. Şayet mahşer günü mahrum olursanız, gelin sırtımın yükü olun. Bu, hususi bir inayet-i İlâhiyeye binaen  ebedi bir teminattır.”der.

Eskiden Nur dairesinde bazı seçkin ve mübarek şahsiyetler vardı. Şimdi hemen hemen tamamı kabir âlemlerine geçen o mübarek zatlar cemaate dayanak noktası olur ve hizmet edenleri gayrete getirirlerdi. Her fâni gibi, onların bâki âlemlere göçmeleri iman hizmetinin duraklamasına değil, bilâkis parlamasına vesile oldu. Hem de olmalı. Çünkü, fâni şahıslara bedel, şahs-ı manevileri temsil eden meşveret heyetleri o vazifeyi üstlendi ve cemaate dayanak noktası oldu. Şahs-ı manevinin gücü ise, her ferdin üstündedir ve daha kuvvetlidir. Başka dayanak noktası aramaya ihtiyaç bırakmaz.

asyanur.info  samicebeci.net  (YouTube-Sami Cebeci videoları)

Yorum Yap