Hayır, hasenat ve iyilik gibi sevaplı ameller yapmamızı isteyen Allah’ın rahmeti, onları bizim elimizle icat eden Allah’ın kudretidir. İnsan onlara iman ile, şuur ile ve dua ile mazhar olur. Böyle şeylere mazhar olduğu için üstüne düşen vazifesi, Allah’a şükür ile mukabele etmesidir. Yoksa iyilikleri sahiplenerek “Ben yaptım, benim eserim, benim hünerim.” diyerek gururlanmak değildir.
Biz, hayır ve iyilikleri Allah’tan isteriz ve onun için dua ederiz. Cenab-ı Hakkın rahmeti de öyle istediği için, o iyilikleri bizim vesilemizle icat eder. Netice gerçekleştiğinde kulluk şuurunda olana yakışan Allah’a şükretmektir. Fakat, fenalıkları ve günahlı fiilleri isteyen bizzat insanın kendi nefsi olduğundan, iradesini o istikamette kullandığı için, Allah o fenalıkları yaratır, sorumluluğu ise insan yüklenir.
Bu durumda, nefis sorumluluktan kaçmak için o fenalıkları “Kaderimde yazılmış.” diye kadere atar, iyilikleri de kendisine ait olduğunu söyler ve öyle de kabul eder. Böyle bir anlayış, gerçek bir iman şuuruyla bağdaştırılamaz. Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği doğru yaklaşım şöyle tarif edilir: “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir.” (Nisa Suresi: 79) Bu ayeti bizim anlayacağımız şekilde tefsir eden Bediüzzaman: “Nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip, fahr (övünmeye) ve ucbe (ameline güvenmeye) girer. Bu hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehasin (güzellik) ve kemalâtını, Fatır-ı ZülCelâl (Celâl Sahibi Yaratıcı) tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahir (övünme) yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi (temizlenmesi) ‘Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.’ sırrıyla şudur ki: Kemalini kemalsizlikte, kudretini aczde, gınasını (zenginliğini) fakrda (fakirlikte) bilmektir.” (Sözler s. 775)
Tahkiki imana sahip olan gerçek müminler, hayatı ve imtihanları bu çerçevede değerlendirirler. Yani iyi amellere mazhar oldukları zaman, bunu Allah’ın ihsan ettiği nimetler olarak görüp hamd ederler. Günahlı fiiller yaptıklarında ise, onları kendi nefislerinin kusuru olarak görüp, ciddi bir nedamet ve pişmanlık ile istiğfar ve tövbe edip Allah’tan af ve bağışlanma dilerler. Küçük ve büyük bütün günahlardan da elden geldiği kadar kaçınırlar. Ancak, istisnası çok az olan ve dile çok tatlı gelen gıybet ise, onların en korktuğu günahtır. Çünkü, hadis-i şerife göre “Ateş nasıl odunu yer bitirirse, gıybet de salih ve sevaplı amelleri öylece yer bitirir.” Bu yüzden sahabeler bir araya geldiklerinde, kendi nefislerinin işlediği hataları birbirine söyler ve diğer sahabe kardeşinden, kendisi için Allah’tan bağışlanmak için dua isterlermiş. Başkalarını arkalarından çekiştirmek olmazmış.
Sahabe mesleğinin bu asırda bir cilvesi olan Risale-i Nur mesleğine mensup olanlar, meşveret zeminleri ve bir meseleyi halletmek maksadı dışında kimseyi arkadan çekiştirmezler ve müsaade etmezler. Çünkü, gıybet etmek ve hem de isteyerek dinlemek insanı mes’ul ettiğini bilirler. “Gıybet etmek gibi olmasın ama” diye söze başlayıp, bal gibi gıybet etmek doğru olmadığı gibi, “Benim söylediğim şeylerin hepsi doğru, yanlış ve yalan değil ki!” demek de kurtarmaz. Zira doğru olup, gıybet edilen kişiyi darıltacak ve rahatsız edecek konuşmalar gıybet olduğu gibi, yalan olan sözler ise, hem gıybet hem de iftiradır ve çift katlı bir vebal ve büyük bir günahtır. Allah hepimizi iyi ve sevaplı amellere mazhar ve muvaffak eylesin, amin.
asyanur.info samicebeci.net (YouTube-Sami Cebeci videoları)

