Mahlukat içinde çok farklı bir fıtratta yaratılan ve duygularına sınır konulmayan insanlara, imtihanına vesile olması için binlerce hissiyat ve kuvveler verilmiştir. Bu duygu ve hislerin vasat mertebesi olan istikameti olduğu gibi, ifrat ve tefriti de vardır.
Bütün insanlığa en mükemmel bir rehber ve örnek olan Sevgili Peygamberimiz (asm), bu his ve kuvvelerin hepsinde istikamet üzerindeydi. Hayatı boyunca ifrat ve tefritten beri olarak yaşadı. Meselâ, aklın ifrat ve tefriti olan cerbeze ve gabavet denilen anlayış kıtlığından uzak olarak, vasat mertebesi olan hikmet noktasında hareket etti. Hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya hiç tenezzül etmedi.
Keza; kuvve-i şeheviyenin ifratı olan fücurdan beri olduğu gibi, tefriti olan ne helâle ve ne de harama şehveti olmamak olan humuddan da beri yaşadı. Ve vasat mertebesi olan iffet üzere oldu.
Keza; kuvve-i gadabiyenin (öfke gücünün) ifratı olan ve Allah’tan bile korkmamak mânâsındaki tehevvürden uzak olduğu gibi, korkulmayacak olan şeylerden dahi korkmak olan cebanetten de uzak olarak, ortası olan cesaret ve şecaat noktasında hareket etti. Böylece “Muhakkak sen yüksek bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem Suresi: 4) ayetinin övgüsüne mazhar oldu.
Her cihette rehberimiz olan Sevgili Peygamberimiz (asm), hayat boyu örnek alacağımız ve takip edeceğimiz tek rehberimizdir. Bu hakikate “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Suresi: 31) ayeti işaret eder. Sünnet-i Seniyeyi esas almadan ve canı istediği gibi bir hayat yaşamak, sahibini ebedi sıkıntılara atabilir ve âhiretini tehlikeye düşürebilir.
İfrat ve tefritler bir sarkaç gibi ehl-i dalâletin dehşetli savrulmalarına sebep olduğu gibi, ehl-i hak olan ehl-i hizmetin de tehlikeli savrulmalarına sebep olabilir. Bu mânâlara Bediüzzaman Hazretleri ilginç bir tespitle açıklama getirir: “Evet, dünyevi ve hazır bir lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalpsiz nefisperestler samimi ittifak ve ittihat ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerat-ı uhreviyeye ve kemalâta, kalp ve aklın yüksek düsturlarıyla müteveccih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gayet fedakârâne bir ittihat ve ittifak olabilirken, enaniyetten tecerrüt edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvi bir memba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-i İlâhi de elde edilmez.” (Lem’alar s. 378)
Dine hizmet dâvâ edenlerin ifrat ve tefrit yüzünden düştüğü bu tehlikeli durum, ancak bu kadar güzel izah edilebilir. İhlâs ve rıza-i İlâhi kaybolduktan sonra, görünüşte dağ gibi hizmetler olsa bile bir anlam ifade eder mi? Sözde ihlâs, ittihat ve ittifak gibi lâflar söylense bile, delil ve akıbet ihtilâf ve iftirakı netice veriyorsa, böyle sözlerin ne anlamı olabilir?
assyanur.info samicebeci.net (YouTube-Sami Cebeci videoları) (YouTube-Sami Cebeci ile canlı Risale-i Nur dersleri)

