Vahşet ve bedevilik, kölelik, esirlik ve ücretlilik devirlerini gerilerde bırakarak, serbestlik ve mâlikiyet dönemine geçen ve insan fıtratında var olan hür yaşamak uğrunda büyük mücadeleler veren insanlık âlemi, şu medeniyet ve teknoloji asrında bile hakkıyla hürriyetine kavuşabilmiş değildir.
Batılı toplumlarda uzun zamanlar boyunca tartışması yapılan ve ifrat derecesine varan tariflerle izah edilmeye çalışılan hürriyet kavramı, Osmanlı devletinin son dönemlerinde İslâm toplumlarının da gündemine girmiş ve hâlâ tartışmalar sürüp gidiyor.
Demokrat kişiliğe sahip şahıs ve kurumlar, daha çok hürriyet istemeyi demokrasinin gereği olarak görürlerken, demokrat ruhtan yoksun olanlar ise, bu millete demokrasinin fazla olduğunu, eli sopalı idarelerle yönetilmesinin daha doğru olacağını savunmaktadırlar.
Tarih boyunca hür yaşamayı bir karakter olarak muhafaza eden bu millete, hürriyet zemini üzerinde beka bulan demokrasiyi çok gören bir takım mihraklar; sahip olunan hak ve hürriyetleri dahi ilkeler adına geri almayı akıllarından geçirip teklif edebiliyorlar.
Batılı anlamda tarifleri yapılan ve siyasî, ahlâkî, iktisadî ve hukukî boyutları olan hürriyet kavramı “Hükümet kuvvet ve faaliyetlerinin yanı başında yer alan, hususi ve ferdî hayat sahasında vatandaşın maddi ve manevi varlığına ve benliğine sahip olması, şahsın kendisinin efendisi olması, fikir ve kanaatlerinin mâliki kalıp endişesizce hareket etmesi ve rahatça nefes alması.” şeklinde tarifi yapılmaktadır.
“Ben ekmeksiz yaşarım fakat hürriyetsiz yaşayamam.” diyen ve onu rüyalarda görüp takip eden Bediüzzaman Hazretleri ise, hürriyeti imanın hassası olarak görmektedir. Ve “Asıl mümin hakkıyla hürdür. Sani-i Âleme (Allah’a) abd (kul) ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerekir. Demek imana ne kadar kuvvet verilse, hürriyet o kadar kuvvet bulur.” (Hutbe-i Şâmiye s. 87) demektedir.
Kendisine sorulan “Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hatta, âdeta ‘Hürriyette, insan her ne sefâhet ve rezalet işlese, başkasına zarar vermemek şartıyla bir şey denilmez.’ diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?” sualine verdiği cevapta: “Öyleleri hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezaletlerini ilân ediyorlar. Ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nazenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteddibe (edeplenmiş) ve mütezeyyine (süslenmiş) olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir; belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmâreye esir olmaktır. Hürriyet-i umumi, efradın zerrât-ı hürriyatının (hürriyet zerrelerinin) muhassalıdır (özetidir). Hürriyetin şe’ni (gereği) odur ki, ne nefsine, ne gayriye (başkasına) zararı dokunmasın.” (Münâzarât s. 55) (Devamı yarın)
asyanur.info samicebeci.net (YouTube-Sami Cebeci videoları) (YouTube-Sami Cebeci ile her akşam canlı Risale-i Nur dersleri)

