YAŞLANMAK, HAZAN VE HÜZÜN
Hayat

YAŞLANMAK, HAZAN VE HÜZÜN

İnsanın sahibi olduğunu zannettiği şeylerin arasında en çok değer verdiği varlık, ruhunun yanı sıra emanet olarak verilen bedenidir.

İlim ve dua vasıtasıyla ruhen terakki etmek ve kemâle ermek için dünyaya gönderilen insanlar, çoğu zaman imtihandan geçirildiklerini unuttukları gibi, ruhi tekâmüllerini de unutarak maddi bedenine öncelik verirler. Yemek, içmek, üremek ve eğlenmek her şeyin önüne geçer. Hâlbuki, sayılan bu şeyler insan dışındaki canlıların öncelikleridir.

“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir.”buyuran Cenab-ı Hak, maddi yaşantı itibariyle dünyanın iç yüzünü nazara vermekte ve “Asıl hayat ise, âhiret yurdundaki hayattır.”ikazını yaparak, bütün gücüyle dünyaya yönelen insanların yüzünü, dünyadan âhiret hayatına çevirmektedir. “Dünyadan da nasibini unutma!”diye emrederek, dünya ve âhiret dengesini kurmayı istemektedir.

Yüce Rabbimizin kâinata koyduğu kanunlar gereği olarak, günler haftaları, aylar yılları kovalayıp, mevsimler de birbirini takip ederken; insanlar da çocukluk ve gençlik yıllarını geride bırakarak, sonbaharı andıran hazan ve hüzün dönemi olan ihtiyarlık yaşına girerler. Hiç gelmeyecekmiş ve devamlı genç kalınacakmış gibi sanılan duygular arasında ihtiyarlık kapıya gelip dayanır. Gözler yeterince görmez, kulaklar yeterince işitmez olur. Baştaki saçlar bembeyaz bir kefeni andırırken beller bükülür, dizler tutmaz hale gelir. Yüzde beliren derin izler ve kırışıklıklarla birlikte, gençlikte olmayan hastalıklar vücutta vatan tutmaya başlar. Hayat çekilmez hale gelir. Güzellik zamanında bakılmaya doyulmayan aynalar, âdeta insana düşman gibi olur. İnsan, aynada kendisine bakmaya korkar. “Ben bu hallere düşecek biri miydim?”diye kendi kendine kahreder. Hele kendi akranları birer birer etrafından çekilip ölümle onu terk etmişlerse ya da çocukları tarafından yaşlı bakım evlerine bırakılıp terk edilmişlerse, bu büsbütün azap ve dayanılmaz bir işkence halini alır. Bin kere ölmeyi yaşamaya tercih eder. Bayramdan bayrama ziyaret edilen ve yetkililer tarafından hatırları sorulan seksenlik doksanlık ihtiyarların gözyaşlarını ve yakınlarına yapılan sitemleri gören ve işitenler, bu söylediklerimize hak verir. Bir Arap şairi “Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne hazin haller getirdiğini ona şikâyet edip söyleyecektim.”diyerek, tasvir ettiğimiz mânâları veciz bir şekilde ifade etmiştir.

Hâlbuki, bu günün gençleri yarının ihtiyarlarıdır. Bu gün anne ve babasına hangi muamelede bulundularsa, yarın kendi evlâtlarından da aynı muameleyi göreceklerdir. Zira burası “Ne ekersen onu biçersin.”dünyasıdır. Bu hakikatler, insanların gözünü açmalıdır. Sağlam bir Allah ve âhiret inancı, bahsini ettiğimiz meselelerin temel ilâcıdır. Risale-i Nur tefsirleri ise, böyle bir inancı temin etmenin bu zamanda en temel kaynağıdır.

asyanur.info

Yorum Yap