Müdafaa Mesleği
Risale-i Nur Hizmeti

Müdafaa Mesleği

Nur Risaleleri ve Risale-i Nur Hareketi bir ihtiyaç ve zaruretten doğdu. Bin küsur seneden beri Kur’an ve imana hizmet veren tarikatlar ve kelâm âlimlerinin yazdığı eserler, fen ve felsefeden gelen dehşetli dalâlet ve dinsizlik akımlarına cevap veremez oldu. Kur’an’ın bu asra hitap eden yeni bir dersine ihtiyaç vardı. Herkes böyle bir hakikatin zuhurunu dört gözle bekliyordu. “O nuru gönder İlâhi asırlar oldu yeter/ Bunaldı milletin afakı bir sabah ister.” beytiyle, merhum Mehmet Akif bu beklentiye tercümanlık yapıyordu. İslâm âleminde bulunan müfessirler, bu beklentiye cevap için tefsirler yazıyordu. Pakistanlı âlim Mevdudi’den Mısırlı Seyit Kutup’a, ülkemizdeki Hamdi Yazır’dan Ömer Nasuhi bilmen Hocaya kadar herkes ortaya bir eser koymaya çalışıyordu.
Fakat bu tefsirler içinde Bediüzzaman’ın tefsir ettiği ve yirmi dört senede tamamlanan Risale-i Nur tefsirleri çok farklıydı. Kur’an-ı Kerimin tamamını değil, bu asırda en çok ihtiyaç duyulan imanla ilgili ayetlerini tefsir eden ve tefekkür mesleğinde giden Bediüzzaman, binler cihetle imana ve Kur’an’a saldıran dinsizlik akımlarını, atom bombası gibi tesirli ikna ve ispata dayalı izahlarıyla, dinsizliğin belini kırıyor ve iman esaslarını müdafaa ediyordu. “Mesleğimiz tecavüz değil, tedafüdür; hem tahrip değil, tamirdir; hem hâkim değil, mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler..” (Kastamonu Lâhikası s.98) diyen Bediüzzaman, hem dinsizlik adına hareket edenleri hem de dindar cenahtakilerin çeşitli sebeplerle kendisine ve Risale-i Nur’lara saldırdıklarından haber veriyor. Fakat Nur Mesleği saldırıya değil, müdafaaya dayandığını söyleyerek, itiraz edilen noktaları kavl-i leyinle izah ediyor. Bu bir tarzdır ve Bediüzzaman’a hastır. Zira müspet hareket atom bombası gibi tesirlidir.
Nur Talebeleri, Risale-i Nur’ların okunması, yayılması ve neşriyatımıza sahip çıkmanın dışındaki şeylerle meşgul olmamalı ve ömür sermayelerini ziyan etmemelidirler. Hem takva dairesindeki Nur kahramanları, ruhsatlarla amel etmek yerine, azimeti esas almalı ve Sünnet-i Seniyeyi hayat programı yapmalıdırlar. Zira Bediüzzaman “Risaletü’n- Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde, hakikat-ı İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takva ve esas-ı azimet ve esasat-ı sünnet-i seniye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.” (Kastamonu Lâhikası s. 99)demektedir.
Dünyanın bin bir türlü hali ve imtihanları içinde, üstadımızın yaptığı bu ikazları unutmamak ve asıl gaye-i hayatımız olan iman ve Kur’an esaslarına hizmetten ve bahsi geçen ince meseleleri hayatımıza tatbik etmekten uzak kalmamalıyız. Çünkü ömür çok kısa ve dünyanın basit ve küçük meseleleri, âhireti ilgilendiren büyük meseleler karşısında kalbin alâkasına değmiyor. İzimiz belli, özümüz belli ve rotamız bellidir. Bundan gerisi olan şeyler, içi boş ve mâlâyani şeyler konumunda olduğunu bilmek durumundayız.

Yorum Yap