Hayat

İRŞAT VE TEBLİĞ METODU

En son ve en mükemmel din olan İslâm; irşat, ikna ve tebliğ üzerine kurulu bir dindir.

23 senelik peygamberlik hayatının 13 senesini, Mekke ve civarındaki müşrik Arapların irşat ve tebliğine ayıran ve iman ve itikatla ilgili konuları ispat ve izah eden Kâinatın Efendisi(asm); Medine döneminde aynı konularla birlikte, muamelata yönelik meseleleri de tebliğ etmekle meşgul oldu.

Harfle Kur’an-ı Kerim’le muaraza edemeyen müşriklerin, kılıç zoruyla İslâm dinini söndürmeye ve yok etmeye çalışmalarına karşı, sadece kendilerini müdafaa için savaşan Müslümanlar, maddi muharebelerin de çoğunda düşmanlarına galip gelmeyi başardılar. İslâm’ın temeli, aslında sulh ve barışa dayalı olduğundan, savaşlar istisna teşkil eder.

Hudeybiye Anlaşması, görünüşte Müslümanların aleyhine gözüktüğü halde, Cenab-ı Hak onu zafer olarak haber vermiştir. Gerçekten, iki sene süren o barış döneminde, etrafa yayılan Sahabelerin irşat ve İslâm dinini tebliğ faaliyetleri o kadar mükemmel neticeler verdi ki, kılıç gücüyle mağlup edilemeyen nice cihangir kahramanlar, harp ve siyaset dahileri, İslâm’ın ikna kılıcı karşısında teslim olmak zorunda kaldılar. Ve İslâm’ın güzelliğini âleme tebliğ eden mücahitler oldular.

Medine bir şehir devletiydi. İslâm hâkimiyeti altına girdiği halde, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler ve müşrik Araplardan oluşan bir nüfus birlikte yaşıyordu. 52 maddelik Medine Vesikası, ortak bir anayasa vazifesi görüyordu. Bu ortamda, güç ve kuvvet Müslümanların elinde olmasına rağmen, farklı din ve fikirlere sahip olanlara yine baskı uygulanmıyor, herkes inancını serbestçe yaşayabiliyordu. Ancak, İslâm’ın güzelliği ve Sahabelerin yaşantılarıyla ona mükemmel bir ayna olmaları sair insanları kendine çekiyor, irşat ve ikna metodu meyvesini veriyordu.

İslâm tarihi hep bu minval üzerine geçti. Hiç bir haklı gerekçe olmadan başkalarına savaş açılmadı. Savaşla üzerlerine gelindiği zaman, müdafaa haklarını kullandılar. Fethedilen topraklara  önce Horasan Erenleri, Ahi Teşkilatları ve tarikat mensupları gitti ve gönülleri fethetti. Yabancı milletlere”Kardinal şapkası görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz.”sözünü söyleten, İslâm’ın adaleti ve Müslümanların samimiyetiydi.

Bediüzzaman’ın “Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâm’a layık doğruluğu ef’alimizle izhar etsek, elbette sair dinlerin mensupları cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Hatta küre-i arzın bazı kıt’a ve devletleri bile fevc fevc İslâm’a dahil olacaklar.”demesi bu hakikate dayanıyor. Bu anlayış ve metoda, her zamankinden daha fazla bu zamanda ihtiyaç var olduğu açıkça görülmektedir.

asyanur.info

Yorum Yap