Yurt Dışı Seyahat Notları

AVUSTRALYA SEYAHAT NOTLARI- 4 (HATIRA YAZILARI- 122)

Reklam

Günler su gibi akıp gidiyordu. Salı günü grup halinde botanik bahçesine götürüldük. Yüz elli sene önce hamiyetli bir kaç kişinin koordinasyonunda kurulan bu geniş alan, gerçekten çok ibret vericiydi. Allah’ın harika sanat eserlerine yaratıcısı hesabına bakmak, tam bir tefekkür ibadeti oluyordu. Akşam yapılan imanî ve içtimaî dersler de tam bir feyiz kaynağıydı. Fatih kardeşin isteği üzerine götürdüğümüz iki yüz on kitabın yüz seksen adedi o gece ve sonraki gece imzalayarak bitti.

Gündüzleri de boş geçmiyordu. Çarşamba günü de dev akvaryuma götürüldük. Rengârenk küçük balıklardan köpek balıklarına, mürekkep balığından ahtapotlara kadar enva-i çeşit deniz canlılarındaki sanatlı keyfiyetler, Sani-i Zül Celâlin ve sonsuz kudret sahibi Allah’ın varlık ve birliğine sayısız dillerle şahitlik yapıyordu. Bir hayli tefekkür ibadetiyle zamanımız geçirdik.

Perşembe günü SBS devlet radyosuna gittik. Fatih Yargı kardeş şehri avucunun içi gibi biliyordu. Kolaylıkla ulaştık. Program yapımcısı Tanju Yenisey çok kibar ve nazik bir beyefendiydi. On iki sene evvel telefonla yaptığımız programda, şahsen de tanışmak ve bir kahve içmek talebinde bulunmuştu. Allah ömür verirse neler olmuyordu ki! Yeterli zamanımız olmadığı için radyoya gidememiştik. işte şimdi stüdyoda karşı karşıya idik. Kayıt alıp, Cuma günü öğleden sonra yayınlayacağını ifade etti.

Programda, Anadolu topraklarından kalkıp on beş bin kilometre uzaklıktaki bu gurbet memleketine gelen, iki sene çalışıp bir ev, bir araba, bir de dükkân alacak kadar para biriktirip geri dönmeyi plânlayan, fakat otuz kırk seneden beri bu yad ellerde kalan vatandaşlarımızın ve çocuklarının kaybolup gitmemesi için neler yapılabileceği konularını konuştuk. Sonra, güncel meselelerin en başında gelen Kürt sorunu ve anadilde konuşup eğitim alabilme ve özerklik talebi gibi meselelere girdik. Türkiye’nin asıl probleminin gerçek bir demokrasiye sahip olamayıp, korumak zorunluluğu hissettiği resmi ideolojiydi. İleri demokrasilerde resmi ideoloji yoktu. Vatandaşların temel hak ve hürriyetleri tuzak kanunlarla kısıtlanmamalı idi. Ana dilde konuşmak insanların en temel haklarındandı. Türkler ve Kürtler bin yıldır birlikte yaşıyorlardı. Etle tırnak gibi kaynaşmışlardı.Ülkeyi birlikte kurmuşlar ve birlikte savunmuşlardı. Irkçılık, dinimizin reddettiği cahiliye döneminden kalma bir belâydı. Ülke topraklarımızın bütünlüğü korunmalı ve resmi dili Türkçe olarak kalmalıydı. Onun dışında Kürt kökenli vatandaşlarımızın dillerini geliştirmelerinin önü açılmalıydı.  Nasıl bu kıt’ada seksen beş çeşit millet yaşıyor, dillerini, dinlerini ve kültürlerini yaşatıyor ve resmi dil İngilizce olmak üzere, devlet bu tabii durumu teşvik ediyorsa, bizim ülkemizde de aynı durum olmalıydı.

Yüz sene önce Bediüzzaman Hazretleri bu günleri görmüş ve kurmayı plânladığı bir İslâm üniversitesinde “Arapça vacip, Türkçe lâzım, Kürtçe caiz olmalı.” demişti. “Bütün müminler ancak kardeştir.” semavi düsturu ile ırkçılığın önü alınabilirdi. İslâm prensiplerinden hayat bulan ileri bir demokrasi ülkeyi rahatlatacaktı. Özerklik talebi gibi şeyler, ülke gerçekleriyle örtüşmüyordu. Onun nihayeti, dış güçlerin de parmak karıştırmasıyla bağımsızlığa kadar gider ve ülkeyi bölerdi. Silahlar susmalı, hak ve hürriyetler içinde herkes meşru hareketlerinde şahane serbest olmalıydı. Kırk beş dakika süren bu karşılıklı konuşma, iki bölüm halinde ve iki gün yayınlandı. Bu doğru tespitler elbette bir gün karşılık bulacak ve ülkemizin insanları yaşadığı topraklarda, kendisini kuşlar gibi hür ve özgür hissedeceklerdir.

Cuma günü, Fatih kardeşle Toplum Radyosuna giderken, Sadık Hoca elime iki kâğıt tutuşturdu. Biri merhum Şaban Döğen kardeşin hutbe kitabından alınmış fotokopi, diğeri de İngilizce özetiydi. “Bu gün Cuma Namazını senin kıldırmanı istiyoruz.” dedi. Şaşırmıştım “Nasıl olur?” dedim. “Olur olur. Sen okursun.” dedi. İngilizce metni açıktan okudum. “Tamam, tam doğru. Hadi Allah yardımcın olsun.” dedi.

Toplum Radyosunda yine on iki sene evvel olduğu gibi, program yapımcısı Mahmut Beyle yarım saat canlı program yaptık. Önceki radyodaki konuşmaların bir benzeriydi. O da güncel konuları tercih etmişti. Her iki radyo da Cumartesi akşamı vereceğimiz konferansın duyurusunu yaptılar. Verimli bir çalışma oldu.

Radyodan sonra Cuma namazına yetiştik. Önce Türkçe, arkasından İngilizce hutbeyi okuduktan sonra namazı eda ettik. Çok kalabalık bir cemaat vardı. Her şey aklıma gelirdi de, bu uzak kıt’ada İngilizce hutbe okuyup Cuma Namazı kıldıracağım aklıma gelmezdi. Neyse, bu da tatlı bir hatıra olarak hafızalarda kaldı.

Aynı akşam, Broadmedows semtinde  ikinci dersimizi gerçekleştirdik. Âyet-ül Kübra’dan tevhid eksenli bir dersti. Refikimiz olan bir grubumuzdan da katılanlar olmuştu. Dersten sonra, onların yeni yaptıkları dershanelerini ziyaret ettik. İşte kardeşlik ve dâvâ arkadaşlığı buydu. Herkes beğendiği tarzda kalsın fakat birbirini de olduğu gibi kabul edip hizmetlerine duacı olsun. Cuma akşamı da böyle dolu dolu geçti, elhamdülillah.

asyanur.info  samicebeci.net  (YouTube-Sami Cebeci videoları)  (YouTube-Sami Cebeci ile canlı Risale-i Nur dersleri)

 

Reklam

Yorum Yap