Hatıralar Geçidi Risale-i Nur Hizmeti

28 ŞUBAT POST MODERN DARBESİ (HATIRALAR GEÇİDİ- 58)

Reklam

28 Ekim 1990 yılında başlattığımız Kocatepe Bediüzzaman Mevlitlerini, 1991 yılı hariç her sene yapmaya devam ediyorduk. 28 Şubat süreci bile bizi etkileyemedi. Avusturya seyahatinden döndükten bir sene sonra, ülkemizde 28 Şubat 1997 post modern darbe süreci başladı.

Bahsi geçen süreç için kullanılan Acz-i Mendileri, Ali Kalkancı ve Fadime Şahinleri bahane eden derin güçler maksatlarına ulaşmışlardı. REFAH-YOL iktidarı yıkılmış ve Doğru Yol Partisinden koparılan milletvekilleriyle Demokrat Türkiye Partisi kurulmuş ve onun da katılımıyla ANASOL-D koalisyonu devreye girmişti. İmam-Hatip liselerinin önünü kesmek için, sekiz yıllık mecburi eğitim o iktidar döneminde icraata kondu. İmam-Hatip ve Kur’an kurslarının kaynağı kurutulmuş, meslek liselerine kat sayı uygulaması zulmü başlatılmıştı.

Tek başına iktidara gelmeyi hedefleyen Refah Partisi genel başkanı Necmettin Erbakan “Biz iktidara geldiğimiz zaman, rektörler başörtülülere selam duracak.” diye oy toplamayı başarmış fakat tek başına iktidara gelmeye muvaffak olamamıştı. Demokrat Misyonun devamı olan Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurmalarına bile tahammül edemeyen derin güçlerin baskısı altındaki REFAH-YOL koalisyonu döneminde, başörtülüler üniversitelerin kapılarından ne yazık ki içeri bile alınmadılar.

Bahsi geçen koalisyon iktidarı ancak on bir ay dayanabilmişti. Bu zaman zarfında, elli senede kaşıkla elde edilen hak ve hürriyetlerimizi kepçeyle elimizden almışlardı. Bütün güçleriyle onları destekleyip iktidara taşıyan dinî cemaat ve tarikatlar hayal kırıklığına uğramışlardı. “Yüzde altmış yetmiş oranında tam dindarlık olmadan başa geçmeyin .” diye ikazda bulunan Bediüzzaman’ı dinlemeyenler çok ağır bir bedel ödemek durumunda kalmışlardı. Bunu geç de olsa fark eden Necmettin Erbakan “Birileri bizi, bilerek iktidara itti. Meğer çürük bir temel üzerine bina dikmişiz.” diye itirafta bulunmuştu.

Türkiye tarihinde askerlerin “Demokrasiye balans ayarı vermek için tankları Sincan’da yürüttük.” dediği ve çok daha derin güçlerin ülke üzerinde oyunlar oynadığı berbat bir 28 Şubat 1997 süreci geçtikten çok sonra, o sırada cumhurbaşkanı olan ve bu hadisede önemli bir faktör olan Süleyman Demirel’in, emekli olduktan sonra evinde bir konuşmamız oldu.

Bir heyet olarak ziyaret ettiğimiz Demirel’e, konuşma sırası bana geldiğinde “Sayın cumhurbaşkanım! Sizin tarihe mal olmuş ve hafızalarda iz bırakmış çok sözleriniz var. Ben bazılarını hatırlıyorum. Meselâ, 1969 genel seçimlerinde, Sakarya Cumhuriyet Meydanında ‘Bu memlekette herkes göğsünü gere gere ben Müslümanım diyebilmelidir.’ dediniz. O da bana ‘Bir başbakanla iki bakanın asıldığı bir Türkiye’de bunları söyleyebilmekti asıl kabadayılık.’ dedi. Devam ettim ve ‘Tespih çekenle tetik çeken bir tutulamaz.’ dediniz. Başbakan sıfatıyla, Aydınlar Ocağında konferans verirken ‘Karl Maks’ın Manifestosu’nun serbestçe satılıp okuduğu bir Türkiye’de Risale-i Nurları suç saymak mümkün değildir.’ dediniz. 28 Ekim 1990 tarihinde ilk defa Kocatepe Camiinde Bediüzzaman Mevlidi yaptığımız zaman siz telgraf çekerek tebrik ettiğinizde, basın üstünüze geldi ve ‘İrticanın başı Bediüzzaman için siz nasıl büyük İslâm âlimi dersiniz ‘ diye hücum ettiklerinde ‘Bediüzzaman Said Nursi büyük bir İslâm âlimidir. Ona büyük âlim demeyenin alnını karışlarım.’ dediniz ve geri adım atmadınız. Bu sözleri başıyla tasdik eden Demirel’e arkasından bir soru sordum. “Sayın cumhurbaşkanım! 1954 yılında Demokrat Parti Muş milletvekili olan Gıyasettin Emre, 28 Şubat sürecindeki tavrınızdan dolayı size sitem yüklü iki sayfalık bir telgraf çekmiş. Siz de ona cevap vermek yerine cumhurbaşkanlığı köşküne dâvet ederek iki saat konuşmuşsunuz. Bize bu olayı Yeni Asya Ankara bürosunda anlattı. Siz ona ‘Gıyasettin Bey! Sizin önünüze istihbarat tarafından insan boyunda dosyalar gelseydi ve ilk etapta üç bin, toplamda on bin kişinin faili meçhul cinayetlerle katledileceği ve meclisin de kapatılacağı çok kanlı bir darbe yapılacağı ihbar edilseydi, siz buna razı olur muydunuz? Ben böyle bir durum olmasın, meclis açık kalsın ve her şey demokrasi içinde hal edilsin diye bir tercihte bulundum. Bütün hücum oklarını üstüme çekeceğimi de biliyordum ama vatan sağ olsun, milletim sağ olsun. demişsiniz.’ O da size ‘Aman efendim! Kim buna razı olur?’ demiş. Bu olayın mahiyeti nedir?”

Demirel bu sorum karşısında biraz durakladı ve düşündü. Devlet adamı kimliğiyle bazı şeylerin kendisiyle beraber mezara gitmesi lâzım geldiğini dikkate alarak “Gıyasettin Emre çok doğru sözlü, yalana tenezzül etmeyen ve mert bir insandır. Ancak, o konuşmanın ilk bölümü hususunda hafızam bana yardım etmiyor. İkinci bölümü için ise, ben her zaman o sözleri söylüyorum. Ben hesabımı Cenab-ı Allah’a vereceğim. Elbette vatan sağ olsun, milletim sağ olsun.” dedi. Zaten verilmesi gereken cevabı da vermişti. Anlayana bir işaret yeter de artar bile. Hiç unutamadığım ve bizzat şahit olduğum hatıralardan biri de bu hadise oldu. (Devamı yarın)

asyanur.info  samicebeci.net  (YouTube-Sami Cebeci videoları)  (YouTube-Sami Cebeci ile canlı Risale-i Nur dersleri)

Reklam

Yorum Yap