Hayat

ORTAK İSLÂM KİMLİĞİ

 

Yirmi birinci asırda bütün devletlerin en önemli ve çözmeleri gereken problemleri, farklı ırk, din ve dillerden meydana gelen vatandaşlarını bir arada huzur ve güven içinde tutabilme durumudur.

Milletleri bir arada tutan en önemli unsur, dil, din ve vatan birliğidir. Vatan ve din birliği olsa, dil farkı bulunsa yine millet birdir. Irk farklılıkları bir milletin zenginliği, bir mozayiğin renk ve süsleri gibidir.

Altı yüz seneden fazla çok dinli, çok dilli ve çok hukuklu farklı ırklardan meydana gelen Osmanlı Devletini ayakta tutan sır, bu farklılıkları zenginlik kabul etmesi ve İslâm dininin hoşgörü ve farklı inançlara saygı şemsiyesi altında tutmayı esas almasıdır.

Hadis-i şerifte “Küfür tek bir millettir.”diye ifade ediliyor. Muhalif mânâsıyla, İslâm ümmetinin de, tek bir millet olduğu anlaşılıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin “Milliyetimiz bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur’an’dır.”ölçüsünde belirttiği gibi, aynı dine mensup Müslümanlar hangi dili konuşursa konuşsun, hangi etnik kökene dayalı olursa olsun, hangi devletin vatandaşı bulunursa bulunsun, müşterek İslâm milletini oluştururlar. Ortak kimlikleri İslâm’dır. Ezan ve selâm sanki İslâm’ın parolasıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bu iki hakikat Müslümanların manevî bayrağıdır. Kaynaşmaya ve birleşmeye vesiledir.

Menfî ırkçılık ise, bu ortak kimliği darmadağın eden bir dinamittir. Müspet milliyet İslâm’ın içinde var olduğundan, ikisi bir ve müttehittir. Ayrılığa sebep değildir. Herkes kendi milliyetini reddetmez fakat ortak İslâm kimliğinin de önüne çıkarmaz. Bediüzzaman’ın dediği gibi “İslâm’a kale olur, zırh olur fakat onun yerine geçmez.”

İslâm’a dayalı şu anlayış hem dahilde hem de İslâm âleminde bütünüyle  hâkim olabilseydi, bu gün yaşadığımız sıkıntılar, belki de en asgari seviyede kalacaktı. Yüz küsur sene önce bu günleri gören ve problemlere çare arayan Bediüzzaman’a kulak verilmeli ve teklifleri dikkate alınmalıydı.

Medresetü’z Zehra adını verdiği, din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulduğu İslâm üniversitesi projesi hayata geçirilmiş olsaydı, bu gün Türkiye huzur ve güven içinde bir Almanya ve Japonya seviyesinde olurdu. Irk faklılığına dayanan sıkıntılar yaşanmazdı.

1922 yılındaki ilk mecliste mebuslara hitaben yaptığı konuşmada, bahsi geçen İslâm üniversitesi projesini anlatırken verdiği bir misal var. Yeri gelmişken nakletmek lazım: Van ilinde bulunduğu sıralarda bir Kürt talebesine “Sen Türklere ne nazarla bakıyorsun?”diye sorar. O talebe de aldığı İslâm terbiyesiyle “Ben salih bir Türk’ü, fasık bir Kürde tercih ediyorum. Hatta babamdan ziyade ona alâkadarım. Zira, Türkler İslâm’a çok hizmet ettiler.” Aradan yıllar geçer. 1.Cihan Savaşı bitiminde  İstanbul’da o talebesiyle karşılaşır. Okulda ırkçı hocalardan aldığı telkinle farklı bir düşünceye girdiğini görür. O talebe “Ben şimdi fâsık bir Kürdü, salih de olsa bir Türke değişmem.”der. Bedüzzaman bir hafta uğraşır ve o gencin tekrar eskisi gibi müspet düşünmesine ve ırkçılığı terk etmesine vesile olur. Bu misali anlattıktan sonra mebuslara hitaben “Ey mebuslar! O talebenin önceki hali mi, yoksa sonraki ırkçı hali mi bu vatan daha lazmdır?”diye sorar. Bunun üzerine 163 mebus imza atarak, İslâm üniversitesi için yüz elli bin lira bütçeden tahsisat ayrılmasına taraftar olur. Fakat daha sonra Ankara reisleriyle uyuşamadığı için yolları ayrılır ve o teşebbüs de neticesiz kalır.

Bu gün ırkçılık tehlikesi gerilerde kalmamış, aksine artmış ve silahlı bir eyleme dönüşmüştür. Bu itibarla, Bediüzzaman’ın bir gaye-i hayali olan projesi hâlâ gündemini koruyor. Bu ülkenin vatanperver siyasileri bir an evvel bu projeyi hayata geçirmeyi, bu vatana, İslâm âlemine ve ırkçılık tehlikesinin ortadan kaldırılmasına en büyük bir hizmet olarak bilmelidirler.

asyanur.info        samicebeci.net

Advertisement

Yorum Yap